Uzun zaman önceydi demeyi unutacak kadar zaman çok önce biri kendinden yaşça küçük birine dostane tavsiyelerde bulunuyorken, küçük olan hem karşısında ona tavsiyede bulunan kişiyi dinlerken hem de kendi iç duvarlarını kırmaya çabalarken hamamcının "kese isteyen var mı?" diye bağırışı kulakları çınlatır. O basık ve buhardan nefes alınması güç yerde göbek taşı denen sıcak mermerin üzerinde tellak işini yaparken sadece bedenimdeki yaz sonu kirleri temizlediğini sanıyordu, oysa kafamın için de sadece bir ses yankılanıyordu : "Kese isteyen var mı?". Ruhumun ve iç huzurumun bir tellak ihtiyacı olduğunu anlamıştım anlamasına da , kim ve nasıl olacaktı ki bu?
İnsan bedenini çevresinde maruz kaldığı herşey kirletiyor. Kıyafetleri, hava , diğer nesnelerle temas , diğer herşeyle temas aslında ve insanın kendi içinden çıkan kendine ait olan atıkları. Ve insan kendine kıyamadığı için ve belkide fiziksel yetersizliğinden ötürü bir başkası tarafından bedeninin temizlenmesine , keselenmeye , razı olabiliyor. Peki ya ruhumun , aklımın bana ait olan tüm soyutluklarımın kirlenmesi nasıl oluyor?
Aldığım her nefesin ardında bir sonraki kovalarken aradatüm gücümle nefesimi tutmaya çalışıp dayanamayacağım son anı ötelemeye o kadar çok çabalamama rağmen her defasından benden daha dayanıklı birileri oldu hayatımda. Ben de aldığım her nefesin tadını çıkarmayı öğrenmeye karar verdim. Bu benim hem bedenimin sağlığının hem de iç huzurumum anahtarı olacak kemikten bir soyut kavram oldu zaman geçtikçe. Vicdan denen kenarları ve köşeleri olmayan, nerde nasıl harekete geçeceği bilinmeyen o iç sesin tanımı için yetersiz kalsada başka şekilde ifade edemediğim algılarım bir taraftan beni hapsetmeye çalışırken, aklımın çizdiği döngüsel oyunların ve kavram kargaşalarının salınımsal etkileri, havanda dövülen bir demir parçasının sonunda kılıca dönüşeceği kadar keskin bir gerçekliği olmadı hiç. Ne bir yere ait olabilmeyi başarabildim ne de bir yerden kopabilmeyi. Nasıl oluyorda kirleniyor tüm bu soyutluklarım.
Sonra ne kadar kirlendim ki? Bu kirliliğin ölçüsü ne? Hiç kirlenmeyen birşey var mı ki, benim kirlenmem beni rahatsız etsin? Diye sordum kendime ve yola koyuldum. Etrafımda olan herşey benden bağımsız ama benle beraber hareket ediyordu. Kendi zamanımda yaşıyordum ve kaybolduğumu söyleyemecek kadar var, varolduğumu söyleyemecek kadar kayıp olmuştum. Karar vermek gerekmedikçe karar vermediğimi sanarken her an herşeye karar veriyor buluyordum kendimi . Nereye varmak istiyordum? Bir süre sonra anladım ki nereye varmak istemiyordum? Ve manevra yapmayı öğrendim o gün. Ve o gün anladım ki tüm düşüncelerimi kirleten sadece bendim, ruhumun ve tüm soyutluklarımın yegane sahibi olan ben. Gideceği yeri bilmeyen , yeri yurdu olmayan, hiç rüzgarın esmediği , herşeyin sesini kestiği, heryerin aydınlık ve bir o kadar da karanlık olduğu bir an doğdu ve ilk ivmelendiricisini bekleyen sürtünmesiz düzlemde harekete geçtimi bir daha durmayacak bir şey gibiydim. Durmak zordu ve bir daha hiç duramamakta. Ve o an farkettim ki benim bir yönüm yoktu, hareketlerimi yöneten bir dümene sahip değildim. Durmak daha güvenli geldi dolayısıyla. Bulunduğun yeri kabul etmek ve orayı korumak ne kadar sıkıcı olsa da.Ve beklemek harekete geçince bana durmayı sağlayacak bir soyutluğumu keşfedeceğim anı.
Sonra durmak ve beklemek , tekrar durabilmeyi garanti altına almadan hareket etmemek. Oysa nasıl bilebilir ki insan hareket etmeden durup duramayacağını. Ve hatta asıl sorun hareket etmek istediğinde eyleme geçebileceğinin bir garantisi olup olmadığını. O ilk ivme, başlangıç enerjisi ne olabilir herkes için, BENİM için?
Karanlık ve aydınlık bir arada üzerime çullanıyor, gece karanlığında uykumda üstüme çöken ve nefes almamı engelleyen basanlar çoğalıyor, bağırmak istiyor ve bağıramıyor, susmak istiyor ama susamıyor bir halde, dümeni kırılmış, yelkenleri fora bir gemi gibi alabora olmaya doğru giderken ne olduğunu anlamanın bir önemi olmadığını anladığım fırtınanın göbeğine vardım. Ayaklarım yerden kesildi, uçuyordum. Herşey ve herkes hem çok yakın hem de çok uzaktı. Kendimi boşluğa bıraktığımda bazen uçuyor ve bazen düşüyordum, kabul etmesi zor da olsa nereye gitmek istiyorsam beni orası çekiyordu içine, ben farkında olmadan hemde...
Bazen geri geri, bazen yana yana ve bazen burnumun dikine ama bilmesemde ne istediğimi hep varıyordum istediğim yere. Yönümü bilmek ve belirlemek değildi o zaman , istemekti ne istemen gerektiğini bilmesende sadece istemek.
İster dua et, ister yalvar, ister yakar, ister yakın, ister isyan et ve istersen nefret... İster kin güt istersen neyin varsa ver...
İstediğin şeye kavuşuyorsun bir süre sonra, gerçekten iste yeter... ve gerçekten ne istediğini de varınca anlıyorsun, anlayacaksın ve anlayacağım bilmediğin o sen isteğimin olduğu yere...
Yön Eylem
