11 Temmuz 2012 Çarşamba

Gideceğimiz yönü varmak istediğimiz yer belirler...


Uzun zaman önceydi demeyi unutacak kadar zaman çok önce biri kendinden yaşça küçük birine dostane tavsiyelerde bulunuyorken, küçük olan hem karşısında ona tavsiyede bulunan kişiyi dinlerken hem de kendi iç duvarlarını kırmaya çabalarken hamamcının "kese isteyen var mı?" diye bağırışı kulakları çınlatır. O basık ve buhardan nefes alınması güç yerde göbek taşı denen sıcak mermerin üzerinde tellak işini yaparken sadece bedenimdeki yaz sonu kirleri temizlediğini sanıyordu, oysa kafamın için de sadece bir ses yankılanıyordu : "Kese isteyen var mı?". Ruhumun ve iç huzurumun bir tellak ihtiyacı olduğunu anlamıştım anlamasına da , kim ve nasıl olacaktı ki bu?

İnsan bedenini çevresinde maruz kaldığı herşey kirletiyor. Kıyafetleri, hava ,  diğer nesnelerle temas , diğer herşeyle temas aslında ve insanın kendi içinden çıkan kendine ait olan atıkları. Ve insan kendine kıyamadığı için ve belkide fiziksel yetersizliğinden ötürü bir başkası tarafından bedeninin temizlenmesine , keselenmeye , razı olabiliyor. Peki ya ruhumun , aklımın bana ait olan tüm soyutluklarımın kirlenmesi nasıl oluyor? 

Aldığım her nefesin ardında bir sonraki kovalarken aradatüm gücümle nefesimi tutmaya çalışıp dayanamayacağım son anı ötelemeye o kadar çok çabalamama rağmen her defasından benden daha dayanıklı birileri oldu hayatımda. Ben de aldığım her nefesin tadını çıkarmayı öğrenmeye karar verdim. Bu benim hem bedenimin sağlığının hem de iç huzurumum anahtarı olacak kemikten bir soyut kavram oldu zaman geçtikçe.  Vicdan denen kenarları ve köşeleri olmayan, nerde nasıl harekete geçeceği bilinmeyen o iç sesin tanımı için yetersiz kalsada başka şekilde ifade edemediğim algılarım bir taraftan beni hapsetmeye çalışırken, aklımın çizdiği döngüsel oyunların ve kavram kargaşalarının salınımsal etkileri, havanda dövülen bir demir parçasının sonunda kılıca dönüşeceği kadar keskin bir gerçekliği olmadı hiç. Ne bir yere ait olabilmeyi başarabildim ne de bir yerden kopabilmeyi. Nasıl oluyorda kirleniyor tüm bu soyutluklarım.
Sonra ne kadar kirlendim ki? Bu kirliliğin ölçüsü ne? Hiç kirlenmeyen birşey var mı ki, benim kirlenmem beni rahatsız etsin? Diye sordum kendime ve yola koyuldum. Etrafımda olan herşey benden bağımsız ama benle beraber hareket ediyordu. Kendi zamanımda yaşıyordum ve kaybolduğumu söyleyemecek kadar var, varolduğumu söyleyemecek kadar kayıp olmuştum. Karar vermek gerekmedikçe karar vermediğimi sanarken her an herşeye karar veriyor buluyordum kendimi . Nereye varmak istiyordum? Bir süre sonra anladım ki nereye varmak istemiyordum? Ve manevra yapmayı öğrendim o gün. Ve o gün anladım ki tüm düşüncelerimi kirleten sadece bendim, ruhumun ve tüm soyutluklarımın yegane sahibi olan ben. Gideceği yeri bilmeyen , yeri yurdu olmayan, hiç rüzgarın esmediği , herşeyin sesini kestiği, heryerin aydınlık ve bir o kadar da karanlık olduğu bir an doğdu ve ilk ivmelendiricisini bekleyen sürtünmesiz düzlemde harekete geçtimi bir daha durmayacak bir şey gibiydim. Durmak zordu ve bir daha hiç duramamakta. Ve o an farkettim ki benim bir yönüm yoktu, hareketlerimi yöneten bir dümene sahip değildim. Durmak daha güvenli geldi dolayısıyla. Bulunduğun yeri kabul etmek ve orayı korumak ne kadar sıkıcı olsa da.Ve beklemek harekete geçince bana durmayı sağlayacak bir soyutluğumu keşfedeceğim anı.
Sonra durmak ve beklemek , tekrar durabilmeyi garanti altına almadan hareket etmemek. Oysa nasıl bilebilir ki insan hareket etmeden durup duramayacağını. Ve hatta asıl sorun hareket etmek istediğinde eyleme geçebileceğinin bir garantisi olup olmadığını. O ilk ivme, başlangıç enerjisi ne olabilir herkes için, BENİM için?
Karanlık ve aydınlık bir arada üzerime çullanıyor, gece karanlığında uykumda üstüme çöken ve nefes almamı engelleyen basanlar çoğalıyor, bağırmak istiyor ve bağıramıyor, susmak istiyor ama susamıyor bir halde, dümeni kırılmış, yelkenleri fora bir gemi gibi alabora olmaya doğru giderken ne olduğunu anlamanın bir önemi olmadığını anladığım fırtınanın göbeğine vardım. Ayaklarım yerden kesildi, uçuyordum. Herşey ve herkes hem çok yakın hem de çok uzaktı. Kendimi boşluğa bıraktığımda bazen uçuyor ve bazen düşüyordum, kabul etmesi zor da olsa nereye gitmek istiyorsam beni orası çekiyordu içine, ben farkında olmadan hemde...
Bazen geri geri, bazen yana yana ve bazen burnumun dikine ama bilmesemde ne istediğimi hep varıyordum istediğim yere. Yönümü bilmek ve belirlemek değildi o zaman , istemekti ne istemen gerektiğini bilmesende sadece istemek.
İster dua et, ister yalvar, ister yakar, ister yakın, ister isyan et ve istersen nefret... İster kin güt istersen neyin varsa ver...
İstediğin şeye kavuşuyorsun bir süre sonra, gerçekten iste yeter... ve gerçekten ne istediğini de varınca anlıyorsun, anlayacaksın ve anlayacağım bilmediğin o sen isteğimin olduğu yere...
Yön Eylem 

14 Temmuz 2011 Perşembe

Rüyadan Alıntılar


Ben bu rüyayı sürekli görüyorum. Tülsüyü seven adamın canlı canlı gördüğü ve tüm dünyaya haykırdığı gerçekliği gibi benim de rüyam. Bazen sabah melteminin gecenin sıcaklığından beni sıyırışıyla uyanırken tadı damağımda kalıyor, bazen nefesimde boğulacak gibi oluyorken yaşama beni tutunduran o son anın unutulmazlığı ve karşı konulamazlığı.
Bazen seni tüm yalınlığınla, tüm çıplaklığınla ve tüm gerçekliğinle hissediyorum, bazen seni hissediyorum ama araladığım tüm kapıların arkasındaki boşluk hissi ile ürperiyorum, varmış gibisin ama yoksun, Yoksun! Yoksa Var Mısın?!
Bir varmışsın , bir yokmuşsun...
Oysa ben az uyuyorum, üstelik gördüğüm rüyaları da hatırlamayı beceremiyorum. O zaman yoksun değil mi? Böyle de olamaz diyorum peşin sıra, tadı damağımda, nefesim düğümleniyor, görüyorum seni ordasın, varsın değil mi?
Ben var mıyım? varlığımı ve varlığını göstermek için Tülsü'yü seven adamdan ders almalıyım belki. Hani ondan ders almak için aramıyorum kendisini dersem yalan söylemiş olurum.
Ben yok muyum? yokluğumu ve yokluğunu görmek için hiçliğin herşey olduğu bir karadeliğin genişleyen ağzına sırtı dönük atlıyorum.Işığı görüyorum ama karanlığa gidiyorum, ışıkta benimle geliyor. Belki de bir enayiyim, sanki hiçliği aydınlatacak bir ışık varmış gibi...
Diyelim sen varsın ama ben yokum, ben varım ama sen yoksun
O zaman Tülsü'yü seven adam ben oluyorum, sen de Tülsü ya da tam tersi... O kadar cesur değilim galiba hayata böyle delicisesine bağlı...
Ben bu rüyayı sürekli görüyorum, artık biliyorum ordasın ama Yoksun, sen de bununla mutlu oluyorsun, var olmaktan ve yok olmaktan...
Bir varmışsın ve bir yokmuşsun....

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Başka


Başkalaşım
Başkalaşmak
Başkalaş(ma)ma
Başka
Baş
Aşk
aaaaa
Şaka

Biyolojik bir terim olmaktan ötedir "başkalaşım". Aslında sırrı kendinde saklı bir süreç. Daha daha daha derken daha daha ve daha sonra da ölmek belki, belki de hiç ölmemek aslında. Sırrı bu kısır döngünün, bu paradoksun başının ve sonun olmayışında saklı belli ki. Bir larva nasıl bir kurbağa oluyorsa ve bir tırtıl nasıl bir kelebeğe dönüşüyorsa, süreci incelediğimizde başkalaşım geçiren henüz geçirmeyenler için başkalaşmak anlamına geliyor. Bu başkalaşma hali yeni formunda ise başkalaşmama ve benzeme oluyor. Oysa bu yeni halinde de o bir "başka". Sonra süreci belli bir aşamaya taşıdığında artık kendisi bir "baş" oluyor ve herşey ona "başka"... aaaa bir de bakmışız ki bu bir şaka: AŞK...

Nasıl mı?
Duygusal olarak hergün başkalaşıyoruz. Gerçekte bize ait olanı bulabilmek uğruna sürekli bir arayış içerisindeyiz. Ne olduğumuzu,nerden geldiğimizi ve nereye gidiyor olduğumuzu o kadar merak ediyoruz ki kendi başkalaşım sürecimizi uzattıkça uzatıyoruz. Sırrı derinlerde arıyoruz belli ki. Arasıra etrafta ne olup bitiyor diye merakla incelerken hoşumuza giden ve ilgimizi çeken şeylerin bize ait olduğunu sanıyoruz. Sandıkça onları da kendimize katıyor ve başkalaştırıyoruz. Sürekli başkalaşıyoruz. Hergün biz biraz daha başkalaşıyoruz. Bu ivme o kadar büyük oluyor ki herkes bize sen ne kadar değiştin gibi cümleler ediyor. Her defasında daha da başka geliyoruz herkese. Ancak azalan bir ivmemiz var ki ( sanırım ) bir süre sonra yine kendimizdeki başkalaşımı unutuyoruz ve etraf bize başka geliyor, herkes ve herşey bize başka geliyor... Etrafın ivmesinden daha düşük bir ivmemiz olduğu için artık değişemez oluyoruz görece... Herkes ve herşey belki de biz de buna dahil artık sürecin kendini yenilemesini bekliyoruz ya da sonu bekliyoruz... Ne olduğunu bilmediğimiz o ana son dersek eğer...
Son aslında bir şaka:

Oysa öyle anlar var ki süreç içerisinde ne olduğunu asla bilemediğimiz. Başkalaşım geçirirken başka olmak, sonrasında hep başka kalmak ve bir gün başka olarak görmek, AŞK...
Neye, ne zaman, nasıl ve niçin olduğunun anlaşılmasına bir gerek yok o yüzden.

Sensin "Başka" ve sen zaten "Başka"ydın ve sen hep "Başka" olacaksın, ben ise "bam-başka" "AŞK"a.

23 Haziran 2010 Çarşamba

ADIM



Fısıldandığı ilk andan beri kulaklarıma
Bilmiyormuşum gibi herkesin bana sürekli hatırlattığı ADIM
Zor gelse de bazen,yönü olmasa da çoğu zaman
Birileri çekse ya da itse, durmadıkça olduğum yerde
Hep birADIM

Hiç kutuplarda olmadığım halde
Soğuk ve karanlık geliyor
Sevmediğimden değil de
Basit olamamak zoruma gidiyor

Kendiliğinden çözümü olsa bu denklemin
Bir noktası olsa bu cümlenin
Hissederek aldığın her nefesin
Bildiğin ADIM, attığın ADIM



Akıyor


Ördüğün her seti aşıyor


Alıp beraberinde seni de götürüyor


İçine düşen her şeyi çözüyor


Dışında duranı yakıyor


Sana doğru yaklaşıyorken anca anlıyor,


Ya geçmişe kızıyor,


Ya gelecekten korkuyor,


Sövüyor da sövüyor,


Ne dememi bekliyor,


İnan kimse bilmiyor.

15 Haziran 2010 Salı

SANDIK!



Sormaya cesaretimiz olamayan şeyler var, işte onlar sandıklarımız. Kimseyle paylaşmadığımız ve tavan aramızda duran, içine bildiğimiz bilmediğimiz herşeyi tıktığımız sandıklarımız.

İnandıklarımızın üstüne inşa etmiyoruz yaşantılarımızı belli ki! İnanmadıklarımızın üzerine yaşıyoruz. İnanmadıklarımızı kabul ettirecek öngörüler oluşturuyor ve sanılarımızı inandıklarımız haline getiriyoruz. Kırılma noktası geldiğinde yeni bir sanı geliştirip geçici hayal kırıklıklarımızla tekrar silbaştan.İdellalerimizi ve ideolojilerimizi, aşklarımızı sevgilerimizi, kayıplarımızı kazançlarımızı, yalnızlığımızı ve yalanlarımızı, beraberimizde çığ gibi büyüttüğümüz her şeyimizi sandıklarımızın sandığında saklıyoruz.Gün gelip açtıkça o tozlu sandığımızı, sandığımız ve haklı çıktığımız anılarımızı çıkartıveririz ordan. Hatalarımızı daha da gömeriz, onca sanımızın altında birkaç tane doğru sanımız vardır, bize onlar yeter, ve biriktirdiklerimizi de gömeriz sandığımıza.Gülüyorum hayatın bu yüzüne ve hata yapmayı seviyorum, sanmıyorum ve soruyorum. Sanma Ki! Sandıkta herşey işte.

Expectationless Entity




I don’t know what you look like

I’ve never seen your beautiful eyes your hair your smile

I haven’t ever dreamed about you

I never saw you anywhere before

I don’t have visions about future meetings

Your not on my mind all day long

Cause I don’t know what you would be

Your not in my thoughts

Cause I wouldn’t know what to think of you

I am expecting nothing
Cause if you ever happen you’ll be perfect already

Done wanting, done crushing, done pining

Sick of constant friendly love

Without crazy love to proceed or follow

I’m finished being put on hold

I open myself to what the universe will bring

Not gonna try and win a heart

Cause we’ll be without worry or not be at all

You, my expectationless entity

We are meeting for first time again

You are falling as hard for me as I am for you

In my letting go you become more of what I want

In my letting go I become more of what you want

You want me and I want you, and there’s no way around it

I love you in morning noon and night

You are my dream come true in never expecting you

You are about to blow my mind and I yours

There is no need for me to change my course

Of course, there is no need for you to change


I am not expecting you

For you I desire

I am not expecting you

You are my want

I am not expecting you


Surprise -we- expect nothing and

Get Everything